3 Kasım 2010 Çarşamba

Hayat - Damar İlişkisi

Friedrich von Schiller, her şeyi bir gün acıyla kaybetmek için kazandığımızı duyuralı çok oldu. Kazanmak, kaybetmenin karşıtıyken anlamlı; coğrafyamızda kaybetmek, elde avuçta "kazanılmış" hiçbir şeyin olmayışıyla karıştırıldı ve arabesk durdu. Avrupa, ''arabesque'' sözcüğünün içini Arap etkileri taşımakla doldurup ''ortaya karışık'' anlamı ihtiva ettiğini söyleyedursun, şuracıkta Arapça kökenli bir sözcük olan ''ihtiva''yı kullanmaktan kendini alıkoyamayan bendeniz; üç tarafı kara deliklerle çevrili, arabesk, kendini abartmayı sevdiği kadar kendini anlayıp sevemediğinden zamanla gözüne olağan/hoş gelmeye başlamış mübalağalarıyla yüzleşmeyi reddede reddede körleşen toplumu üzerine bir şeyler karalasın.


Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk’te yer alan "Ben de İsterem"inde arabeskin yatırımını arzuyla doyum arasındaki örtüşmezliğe yaptığını söyleyerek toplumumuzun her renkten fırça darbesiyle resmedilmiş alt kültür tablosunu yine bizim sergimize bağışlar ("Ve birazcık titanyum beyazı."). Sergiden, sanattan anlamayan ''öteki''ler; iradelerinin eseri olmayan, geç kalınmış eksiklikleri yüzlerine vuruldukça içlerine kapananlar olarak umutsuzluk denizinde karadan iyice uzaklaşır. Kazanca varması muhtemel yolları hayal dahi edemeden yaka paça, hatta aleni bir siktirle sözümona yüksek zümrenin toplumdan şutlamaya çalıştığı öteki; aidiyete, huzur ve refahı için ter dökebileceği sağlıklı koşullara yaklaşamadan dertleriyle boğulur. Son sözü de haliyle ''Batsın bu dünya'' olur. Serginin bu can alıcı tablosuna bakınca işe yarar bir şeyler söyelemesi, toplumun bu ''arada kalmaya dahi razı'' mozaiğini zekice yorumlaması umulan ince zevklerin adamlarıysa ''Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum'' der ve midelerinin kaldıramayacağı bahanesiyle adamakıllı bakıp da göremedikleri bu keşmekeş tablonun gayet berisinde, abesle iştigal eder. (Ve Rafet El Roman lafa karışır: Sorma neden)


Güvenç Dağüstün, Fazıl Say'a arka çıktığı yazısında ''Biraz derinleşilmeye çalışılırsa aslında sözü edilen 'arabesk', müzik değildir sadece. 'En az üç çocuk yapın.' diyen başbakandır arabesk. Eserlerimizin sansürlenmesidir arabesk. Programlarında yarım saat hayvan pornosu konuşup canlı yayında gülme krizine giren 5N1K'cılardır arabesk'' diyerek doğru noktalara parmak bastı ancak bu doğrularda ''arabesk müzik''ten utanmayı sevimli kılan bir yan yoktu. Konuşulması gereken -acılara tutunanın gözüne her gün bir yeni emeksiz kazanç sokulurken- tezatlar ve karşı karşıya bırakılışların; ötekileştirilen, karadan uzaklıştırıldıkça mahzunlaşıp sonra bir küçücük dalgada hırçınlaşan, sesini yükseltmesiyle göz yaşlarını tutamaması aynı ana tekabül eden, psikolojisi sikilmiş kaotik kuşakların neden en çok bu şehre, İstanbul’a yakışmak durumunda kaldığı. Yoksa, Fazıl Say’ın üstündeki Fenerbahçe formasıyla piyanosu başında verdiği poz da pek arabesktir. Sevdiği, benimsediği Fenerbahçe Spor Kulübü de tıpkı diğer spor kulüplerimiz gibi çeşitli branşlardaki maçlarını ''Sürünüyorum'' vb. arabesk şarkıların sözleri değiştirilerek elde edilmiş tezahuratlar eşliğinde oynayan, çoksesli bir gelenektir. Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı dolduran binlerce taraftara, tezahuratlarında neden klasik melodiler kullanmadıklarını sormak ne kadar absürd ise o maçı izledikten sonra eve dönüş yolculuğunda ertesi gün çocuğunun cebine koyacağı harçlığın stresine düşen adamla aynı renklere gönül verip de ''o adam''ın kendini bulmak zorunda bırakıldığı ve fakat kendini bularak iyi dahi hissedebildiği nağmelere hakaret etmek (yine aynı ölçüde) körlük ve saygısızlığın buluşma noktasıdır. O adam izlediği maçı, tuttuğu takımı, sevdiği kadını senin gibi algılayamıyor ki maalesef! Sosyal hayatındaki çıkmazlara tribünde zıplayarak ''nanik'' yapma eğliminde, çok mu? Değil zihninde mutluluğun resmini çizebilme, hayatta başarısız olma şansına erişemeden ölenler var lan! Bolluk, bereket, zevk ve sefadan dolayı mı tribünlerdeki tezahuratlar ''Giden her sevgilinin ardından hep biz olduk el sallayan'' diye başlayıp ''Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray'' diye bitiyor mesela? Açlık sınırında yaşayan adamın ''Her şeyim tastamam / Yazlığım, kışlığım'' diyen Megastar Tarkan'a eşlik etmesi halini açıkça gözler önüne sermesinden daha tutarlı olamaz herhalde. (Neler diyorum?)

Futbol demişken, 2-0 geriden gelip 3-2 kazanmak üzere olduğu maçın 90. dakikasında rakibine yumruk atıp oyun dışında kalan bir kalecinin kalesini koruduğu; oyuncu değiştirme hakkının dolmasından mütevellit bir forvet oyuncusunun kendisine üç beden büyük kaleci formasını tersten giyip ellerini açarak, dualar ede ede kaleye geçtiği Türk Milli Futbol Takımı da bir arabesktir. (Çek Cumhuriyeti maçında ülkece yaşadığımız stres ve kaybetme korkusunu, Rıdvan Dilmen'in sesinden ''Dolduğğğ, oyuncu değiştirme hakkımız da doldu, dolduğğğ - Yapma Volkan Remix'' isimli çalışma eşliğinde hatırlayınca benim gözümde arabesk bir klip dönüyor mesela.) Son saniyesine kadar geride götürdüğü maçları son saniye basketleriyle kazanarak tur üstüne tur atlayan Türk Milli Basketbol Takımı da bir arabesk sonra. Sorunsa, ya kendimize bu karmaşayı yakıştırıp bunu spordan hayatın en derinine değin özümsemeye, ''gaz''lara sarılışımıza bir ''felsefe'' süsü verip rastgeleliği karakterize etmeye, onu matah göstermeye; ya da başımızdan geçenleri aşağılayıp tehlikeli bir virüs olarak addetmeye çalışıyor oluşumuz. Hayattır bu. Düşünülmesi gereken neyin yaşanıp neyin yaşanmak zorunda bırakıldığı yerine kendimize neyi yakıştırdığımız ve neyi yaşamak istediğimiz değil midir Güntekin?.


Gürbilek’in ''Enerjisini istediğinin verilmemiş, bu dünyada zaten verilemeyecek olmasından alır'' sözleriyle tanımladığı arabeskin, yani doğduğumuz günden beri takside, dolmuşta bir şekilde içimize işleyen zihniyetin; ne olduğunun, nasıl olduğunun, kimlere ait olup kimlere ait olmadığının tartışılması ya da varlığına sırt çevrilmesi yerine gelin çiçek derelim ve geçmişle gelecek arasında kendimize sağlam bir köprü kurabilmek için (Zannedersem tek eksiğimiz buydu...) eğri oturup doğru yorumlanması gerekir. İnançsızlığı ve varoşluğu birbirine mal etmek veya hayatı kaybetmek üzerinden yorumlamaya kalkışmak, kaybetme korkusunu kazanmanın önüne set çekenleri horlayıp bu seti çektirenleri alkışlamak, eksenini ''mücadele'' üzerine oturtamama acizliğinden başka bir şey değil. Çarpıklığı eleştirmek maksadıyla çarpıklık yaratmak, hepimizin tadına gayet aşina olduğu bu ümitsiz ''çorba''ya lezzet katmıyor ne yazık ki.

Don't look back in anger
Az önce İstanbul'da bir apartman çatısından -alkol kokularıyla karışık- "Yakında beni de alırlar Ergenekon'dan" sesi yükseldi. Vatandaş şöyle devam ediyor: "Sevgili mahalle dostları... Damardan girdiler, anamızı satacaklar!"